Mistik Açıdan Hayatın Belirsizliği ve Ölümün Gizemi

Mistik Açıdan Hayatın Belirsizliği ve Ölümün Gizemi

Mistik Açıdan Hayatın Belirsizliği ve Ölümün Gizemi, hayatın amacı nedir, ölümün gizemi nedir, ölümden sonra nereye gidiyoruz, dinlerin insan üzerindeki etkisi, tasavvuf, sufizm, mistisizm,

Mistik açıdan bakmayı öğrenmek, dışa açılan tüm duyularımızın içe yönelmesini sağlayacak araçlar kullanmamızla mümkündür. Meditasyon, yoga içsel düşünce derin tefekkür yalnız kalma, susmak ve düşünceleri izleyip onlarla özdeşleşmekten arınmak bu bakış açısını sağlayabilir. Makaleye başlamadan önce mistik bakış açısını biraz da deşmemiz gerekiyor. Mistik bakış açısı nedir daha doğrusu mistisizm nedir sorularına cevap vermeye çalışalım.

Mistisizm Nedir ve Hayatımıza Neler Katar?

Mistisizm tasavvuf ile aynı anlama gelir. Daha genel bir ifade ile sufizm ile aynı anlama gelebilen bu kavram; insanlara maddi gözle maddesel dünyayı kavrama eksikliğini ve bunun getirdiği bilinememezliğin acılarını dindirmeye yardımcı olmak için farklı bir bakış açısı sunar. Kişi dış dünyayı anlamakta zorlandığında her şeyden vazgeçerek iç dünyaya yöneldiğinde, onu bekleyen büyük gizemlerin kapısını aralamaya başlar. Ancak bu yardım, dışarıdan telkinle değil, kişinin kendi isteği ile olursa verimli sonuçlar doğar. Kişi iç alemine yoğunlaştığında mantığının temel soruları olan, ben kimim, bu dünyaya neden ve nereden geldim, bu dünyadaki görevim nedir gibi erdemli soruları daha doğrusu ciddi soruları sormaya başlar. Bu soruların cevaplarının dışarıda olmadığını anlamak için belki bir ömür boyunca arayış içinde olmak ve acı çekmek gerekebilir. Bu da çekilen acıların iyi bir yere çıkacağı için, gerekli olduklarını gösterir. Çünkü aramayan, bulamaz. Acıyı tatmayan, tatlının değerini bilemez. Bu tesadüfen bulunacak bir kapı değildir. Mistisizm bakış açısını yakalamak için, kişinin kendi iç alemindeki gizemlerin kapılarına yönelmesi gerekiyor. Bu ciddi soruları sormaya başlaması için belli bir süre arayış içine girmesi ve acı çekmesi gerekiyor. Hatta belki de dış dünyadan dışlanması gerekiyor. Belki arkadaşsız esiz dostsuz veya parasız kalması gerekiyor. Onu dışarıda meşgul edecek her tür meşgaleden ayrılması ve böylece bu evrende tamamen yapayalnız olduğunu görmesi gerekiyor. Gelişen olayların gizli işbirliği ile, kişiyi bu gizemli yola sokması, büyük sufilerin belirttiği gibi büyük bir lütuftur. Çünkü o an için olumsuz ve kötü olarak görünen tüm bu olaylar uyanmaya yardımcı olur. Buna farkındalık kazanmak ya da aydınlanmak da denebilir. Herkes bu potansiyele sahiptir ama çoğunluk eğlenceye dalmayı seçer. Mistik açıdan bakabilmek, kişinin kendi iç dünyasına yönelmesini gerektirir. Hem de samimi ve kesin bir yönelme şarttır. Dünyadan el etek çekmek, bu tatlı oyundan ayrılmak her insana göre değildir. Onun için çok az aydınlanmış insan vardır. Bu insanlar Gece gökyüzüne baktığınızda karanlığın fon olduğu bir imajda parlayan yıldızlar gibiler. Bu insanlara ne olmuştur? Onların bilip bizim bilmediğimiz ne var? Onlardaki cevher içe yönelişi seçmiş olmalarıdır ve doğru soruların gerçek cevabının saklı olduğu tek yer o alemdir. Mistik bakış açısı ile baktığımızda ne kazanıyoruz? Tamamen gerçek cevaplar alıyoruz ve bu cevaplar orijinal oldukları için yeni sorular üretmiyorlar. Zihin tamamen sakinleşip dingin hale geliyor. Birden bire kişi, zihinden ayrı bir varlık olduğunu anlıyor. Hiç kimse –siz hariç- bu derin anlayışı size veremez. Siz kendi kendinize bu anlayışı vermek durumundasınız.  Bu açıdan bakmaya başladığınızda tüm o cevapsız sorularınız ( ben kimim, ben bu dünyaya neden geldim, ne yaşıyorum, görevim nedir) içeriden cevap bulmaya başlar. Bu cevaplar, dışarıda kitapların, felsefelerin hatta dinlerin size vereceği hazır cevaplar gibi değildir. Dışarıdaki cevaplar herkes için sabit değişmeyen oynanamaz ve dokunulamaz cevaplardır. İçinize kadar işlemezler. Ama siz kendi iç aleminize daldığınızda ki burada sizden başka kimse bulunmamaktadır, yalnızlığın o kadar da kötü bir şey olmadığını, karanlığın anlatıldığı kadar ürkütücü olmadığını kendi kendinize anlamaya başlarsınız. Ben kimim sorusunun cevabı sadece sizin içinizde ve sadece size uyacak şekilde hazır olarak verilmek üzere saklı bulunmaktadır. Bu gizi çözmeden oradan oraya savrulup anlamsız bir yaşam sürebilirsiniz. Dünyaya katmanız beklenen güzelliği katamadan yarım yamalak yaşayıp gidebilirsiniz. Bu tam anlamıyla başarısız bir görev olur.  Dışarıdan hiç kimse, size ne kadar yakın olursa olsun, size ben kimim sorusunun cevabını veremez. Bu cevap sizin içinizde işlenmiş bir şekilde hazırda bekliyor. Sizin keşfinizi bekliyor. Çoğu insan bu keşfi yapmadan gelir yaşar ve ölür. Tamamen sıradan bir şekilde… Ama mistik insanlar için ölüm bile korkunç görüntüsünü kaybeder. Onlar ne yaptığını bilen, her anı dolduracak kadar bilgece ve mutlu yaşayan özel insanlardır. Onlar gibi olmak için üniversitelerde master yapmak gerekli değildir. Sadece büyük sufilerin yaptığı gibi iç aleme yönelerek, sessizliğin içine korkmadan dalmak ve büyük oranda macera içeren bu hayatın tüm gizemlerini keşfetmek için, var oluşun bilgeliğine güvenmek yeterlidir. Bu macera dışa doğru değil, bu kez içe doğrudur. Aydınlanmış bilgelerin ifadelerine göre bitmesini asla istemeyeceğiniz bir maceradır bu. İşte mistisizm hayatımıza, farkında olmadığımız gerçek güzellikleri katar. Bize yeni bir bakış açısı sunar, hayatın tüm ağır problemlerini kuş tüyü kadar hafifletir. Yaşamın var oluş nedenini açıklar. Hayatın ve ölümün gizemlerini aralar. Dünya peşinde koşmaya zorlayan mutlak mutluluğun kaynağının dışarıda değil, içeride olduğunu kavratır. Dışarıda küçük mutluluklar elde ederiz ve hemen arkasından acılarla bunun faturasını öderiz. Sonra bir dizi mutluluk ve acı birbirini kovalar durur. Mutlak mutluluk ise bitmeyen, kesilmeyen orijinal mutluluktur. İşte buna ulaşmanın yolu iç aleme dönüştür. Başka bir kapı yoktur.

Hayatın Belirsizliği

Hayat belirsiz olduğu için güzeldir ve bu onu çekilir kılar. Her insanın tüm hayatı boyunca neler yaşayacağını açıkça gösteren bir takvimi görebilmesi, hayatını cehenneme çevirirdi. Kimse bunu çekmek istemezdi. Hele ki ölüm saatini bilmek birçok kişiyi yıllar öncesinden delirtirdi. Bu, tamamen heyecan verici bir maceradır ve yaşanması gereken bir deneyim olarak görülmelidir. Üstelik geçici bir deneyimdir ve biz bu hayatta kaldığımız yıllar boyunca edindiğimiz alışkanlıkların zoru ile hayatın geçici olduğunu kabullenemiyoruz. Hintlilerin bu fenomene güzel bir bakış açısı vardır; onlar hayatın oyununu bir tren garındaki kısa anılara benzetirler. Tren garında treninizi beklerken, bekleme salonundaki halıları koltukları veya TV gibi eşyaları hiç içselleştirmezsiniz. Gözünüz gelecek olan treninizdedir. Yolcu olduğunuzun tamamen farkındasınızdır ve o zamanı iple çekiyorsunuzdur. Dolayısı ile gardaki eşyalar sizi cezbetmez. Hintliler dünyayı tren garına benzetirler. O garı yakın bir zamadan terk edeceklerini bilirler. Ama biz bu garda fazla süre geçirdik ve bu bizi gara bağladı. Ondan ayrılmak bize çok ağır geliyor. Bu benzetim ünlü düşünür Osho kitaplarında geçer. 

Beden ile özdeşlemek,  sonsuz yaşama odaklanmış ruhlarımıza acı veriyor. Dahası dünyadaki en büyük gizli acımız bu. Ruhlarımız ölümsüzdür ancak bedenlerimiz form değiştirmek atomik bileşenlere ayrılmak zorundadır. Ancak bizler bedenlerimizle o kadar özdeşleştik ki onun da ölümsüz olması yönünde çok güçlü bir arzu enerjisi geliştirdik. Milyonlar vererek bedenini donduran insanlar var. Bu tamamen doğal olana aykırı bir davranıştır. Hayat bazılarımıza göre 80-90 yıldır bazılarımıza göre 100-120 yıl… Bazılarımız daha kısa yaşar. Ama sevgili okurlar inanın ki hayat sizin düşündüğünüz kadar uzun değildir. O sadece bir andır. Nefes verdiğinizde ölürsünüz,  bir sonraki nefesi alamadığınızda hayat biter. Ve bizler an adı verilen bir tünelde, geçmiş ile gelecek “an”ların arasında sıkışmış bir vaziyetteyiz.  Anlar birbirini takip ediyor ve bu bize süreklilik yanılgısını getiriyor. O akış birden bire kesilebilir. Ve biz alışık olduğumuz düzeni bir saniye içinde kaybedebiliriz. ( kalp krizi, deprem, sel, tsunami, kaza, yangın vs.)  O halde elimizde an adı verilen zamandan başka bir zaman yoktur. Geçmiş zaten gitmiştir ve müdahale edip düzeltme şansımız yoktur. Ancak zihnimiz sürekli o anıları getirip düzeltmeye çalışır. Gelecek gelmemiştir ve ön görülemezdir. Çünkü bir olayın gerçekleşmesinde, birkaç değil trilyon üssü trilyon faktörün gizli bir iş birliği içinde çalışması vardır. Biz onu bir olayın gerçekleşmesi olarak algılarız. En basit bir olayın gerçekleşmesinde bile, güneşin ayın yıldızların yer kürenin hava moleküllerinin rüzgarların ve bulutların payı yok mudur?  Yani bu demek oluyor ki hem ömrümüz bir andan ibarettir hem de olayların gelişimi tamamen bizim elimizde değildir. O halde hayatı kontrol etme isteği ve çabası nereden geliyor? Bu doğuştan sahip olduğumuz ve nereye yönlendireceğimiz bilemediğimiz enerjimizden geliyor. Bu enerjiyi, iyi şeyler yapmak için harcayabiliriz, kötü şeyler yapmak için de kullanabiliriz. Para kazanmak için kullanabileceğimiz gibi, başka bir güçlü arzuyu gerçekleştirmek için de biriktirebiliriz. Bilgeler, bu enerjiyi iç aleme yönelerek harcayan ve en iyi yatırımı yapan insanlardır.  O halde hayatın belirsiz olması, onu yaşanabilir ve heyecan verici bir deneyime çeviriyor. İkinci olarak biz yıllarca filan yaşamıyoruz, tek gerçeklik şimdiki anımızdır ve diğer tüm anlar ya geçilmiştir, ya da gelecekten bize doğru gelmektedir. Üçüncüsü bu kadar karmaşık ve bilinemez hayatın içinde sürüklenirken, varoluşçu filozofların karamsar bakış açısı ile, bizlerin ipleri bizlerin elinde değildir.

Hayatın ve Ölümün Gizemi Nedir?

Herkes kendi hayatının amacını, iç alemine danışarak bulabilir. Her insan için bu amaç farklıdır. Herkes bu yaşama bir renk katmak için gelir. Kimi sanatçı olmaya gelir, kimi doktor, kimi mühendis olmaya gelir. Ama dünyamızda olan bu mu? Sanatçı olacak kişi manav oluyor, marangoz olacak kişi bankada çalışıyor. Hiçbir taş yerinde değil gibi…  Tıpkı bir gülün doğaya güzel kokusunu yaydıktan sonra görevini bitirip toprağa çekilmesi gibi, biz de kendi amacımızın güzellik ve iyilik olduğu genellemesini unutmadan, sadece ayrıntıdaki yerimizi ve rolümüzü belirlememiz gerekiyor. Neden güzellik ve iyilik? Evet kötülük yaparak da zevk alınamaz mı? Bunu düşünen okurlar olabilir. Neden iyilik yapmalıyız? Bunun da cevabı çok basit, yine kendi içimize sorarsak göreceğiz ki, iyilik yapmak, insan olan insanı mutlu eder. İyilik yapmak doğamızda vardır ve tüm hücrelerimiz bunu destekler.  Doğaldır çünkü iyilik yaptığımızda tüm hücrelerimizde yükselen bir huzur enerjisi hissederiz.  Birine zarar vermek öfke verir. Çünkü tüm hücrelerimiz gerginleşir strese girer ve doğamıza uymayan kimyasal –biyolojik gelişmeler olur. Sadece vücudumuzun doğal tepkilerini takip ederek bile, iyilik yapmanın doğru, kötülük yapmanın yanlış olduğunu görebiliriz. Birilerinin bize nutuk atmasına gerek kalmadan, kendimiz bunu deneyimleyebiliriz. Bu deneyim gerçekleştiğinde, birileri dediği için değil, biz bunu idrak ettiğimiz için iyilik yapmaya insanlara yardım etmeye çalışırız. Evrendeki tüm gizli araçlar da bize yardıma yönelir. Ama kişisel ve bencil arzuları yerine getirirken çok enerji harcamamız gerekir. Çünkü onlar kolay kolay gerçekleşmezler. Çünkü tüm var oluşun hayrı için değil, bencil arzular içindirler. Ama sabah kalktığınızda o güzel kalbinizden insanlığın iyiliği ve refahı için bir kendi payınıza düşen bir rol dileyin. O rol size kolayca verilir. Birine yardım etmek isteyin, paranız olmasa da. Bir bakarsınız, evrenin gizli araçları size birini yönlendiriverir. Siz de bundan mutlu olup o kişiye yardım elinizi uzatırsınız. Bu “an” için göreviniz tamamlanmıştır. Bir sonraki ana heyecanla geçebilirsiniz. Eğer huzur ve mutluluk saçmayı, hayatınızın hedefi haline getirirseniz, o size verilir. Eğer kötülük yapmayı seçerseniz o da kısıtlı olarak size verilir ve hem sizi hem muhataplarınızı karanlığa sürükler. Bu işten nihai olarak kazanacağınız şey, daha çok karanlık ve daha çok acı olur. Hayat sahnesinde bu oyun binlerce kez oynandı ve bütün oyunların sonucu aynı çıkıyor.

Ölümün Gizemi

İnsanları en çok korkutan şey ölümdür. Ölümün korkutmasının nedeni de bunun doğal bir süreç olduğunun unutulmasıdır. İnsan bildiği şeyleri kuşatabilir, bilmediği şeylerin esiri oluverir. O yüzden insan her şeyi kuşatmak ister. Yani bunun yolu da bilip anlamaktır. Ancak bu ölüm için geçerli değildir ve insan bu konuda çok çaresizdir.  Ama bu konunun iyi anlaşılması gerekiyor ki değerli okurlar, ölüm korkusu insanın doğası gereği değildir. Doğasının bir parçasıdır sadece. Bu da korunma iç güdüsünden gelir.  Korunma iç güdüsü tüm canlılarda vardır ve  hücrelerimizin hepsinde kodlanmış bir güdüdür. Bizi belli bir süre dünyada tek parça halinde olayların nehrinde sürüklemek için programlanmıştır. Ancak sonsuza kadar yaşama isteği hiçbir hücremizde kodlanmamıştır. Ölüm korkusu sadece zihinde geliştirdiğimiz egonun bir arzusudur. Biz de bu arzuyu hoş karşıladık. Hem de gereğinden çok daha fazla hoş karşıladık ve zamanda bu bizim hayat amacımız oldu. Bunu neden hoş karşıladık ? Çünkü zaman zaman ruhumuz özüne döner ve sonsuz bir yaşamı olduğunu hatırlar, mutlu olur. Bu mutlulukla hareket ederek, araç olan bedeni ile özdeşleşmeye kalkışır ki bu kırmızıçizgidir. Bedeni de ölümsüz yapmak ister. Yanlış olan şey, ölümün kendisi değil, ölümden korkmamızdır. Çünkü korku da gerçek bir mekanizma değildir, üstüne yürüdüğünüzde kendiliğinden kaybolur. Herhangi bir orijinalliği yoktur. Gerçek mistikler belli bir ilerleme kaydederek aydınlandıklarında, ölüm hakkında birçok şey anlatırlar. Ölüme gülerek giden mistiklere tarihte çok rastlayabilirsiniz. Hindistan Tibet Çin bu mistiklerle doludur. Hayattaki görevin ne olduğu idrakine varmış olmak ve tüm hayatı iyilik yaparak, insanlara yardım ederek ve yaratıcıya güvenerek geçirmek, anı dolu dolu yaşamak… Her an dikkatli ve farkında olmakla geçen bir ömür başarı ile bitirilmiş, artık başka bir boyuta sıçramanın ve yeni görevlere atılmanın zamanı gelmiş olduğu için mutlu olarak ölürler. Dünyada yapabilecekleri bir şey kalmamıştır onlar için sahne bitmiştir. Kostüm çıkarılacaktır. Ölümden sonraki alemlere kıyasla, fiziksel katı dünyamızın, özgür bir ruh için, en kaba ve en hantal mekan olduğunu idrak eden tüm mistikler, aydınlanmışlar, tasavvuf büyükleri,  ölümü büyük bir sükûnet ve olgunlukla karşılar. Çünkü bilirler ki daha özgür kalacakları daha huzurlu bir evrende yeni görevleri neşe içinde yerine getirecekler. Ancak bedenin ihtiyaçlarını önceliği haline getiren ve bu dünyadan başka bir amacı olmayan insanlar için ölüm gerçekten çok korkutucu olabilir.   Yüzeysel olarak hayatın anlamını çözemeyen ya da çözmek için gayrete gerek görmeyen insanlar, ne hayatın ne de ölümün gizemlerini keşfedemezler.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.